Yeşil Sesler Podcast – İklim Krizi

  • Anasayfa
  • Yeşil Sesler Podcast – İklim Krizi
Çevre bilinci ve sürdürülebilirlik konularında daha fazla bilgi edinmek ve bu alanlarda farkındalık oluşturmayı hedefliyoruz. Projemiz yeni medya ve dijital iletişim stratejilerini kullanarak çevresel mesajları yaymayı amaçladığı için, yeni medya becerilerini geliştirmeyi ve dijital kampanya yönetimi konusunda deneyim kazanmayı hedeflemektedir. Sosyal sorumluluk projelerini planlama, uygulama ve değerlendirme becerilerimizi geliştirerek, toplumsal etki yaratma yeteneklerimizi artırmayı amaçlıyoruz. Bununla birlikte projemizle podcast gibi yeni nesil yayıncılık sürecini ele alarak hem süreci öğrenme hem de yeni içerikler çıkarmayı hedeflemekteyiz. Proje içerisinde alacağımız eğitimler ile de yeni bir bakış açısı kazandırmayı hedeflemekteyiz.

  • İklim ve Çevre Webinarları
  • Podcast Eğitimi ve Uygulaması
  • Kurum Süreçleri
  • Proje Yazma Eğitimi
  • İklim Zirvesi
  • İklim ve Çevre Bilinçlendirme Sosyal Sorumluluk Projesi
  • Sosyal Sorumluluk Projeleri

  • Proje, 18-30 yaş aralığındaki genç katılımcılardan ve toplam 12 genç kişiden oluşmaktadır.
  • İstanbul’da ikamet eden,
  • Çevre, iklim, dijital medya ve sürdürülebilirlik konularına ilgili olan,
  • Doğayı koruma konusunda hevesli bireyler olması beklenmektedir.

18 Nisan – 30 Kasım 2025
İstanbul, Türkiye
Projemizde toplam 6 ay boyunca faaliyetler, bilinçlenme webinarları, podcast eğitimi ve uygulaması, farkındalık çalıştayları, sosyal sorumluluk projeleri ve iklim zirvesi üzerine çalışmalar yapacağız. Bunların yanı sıra proje boyunca yeşil çevre üzerinde çalışmalar yapacağız ve bunları kamuoyu ile paylaşacağız. Proje içerisinde gideceğimiz çevre ile çalışmaları olan kurumlarımız olacaktır. Proje boyunca hem bilirkişiler ile bir araya geleceğiz hem de onlar ile bilgi alışverişinde bulunacağız.
Başvupular kapanmıştır

Sınırları Zorlayan Sıcaklıklar: İklim Krizi Artık Geleceğin Değil, Bugünün Sorunu
Bir zamanlar “olağanüstü hava olayı” olarak tanımlanan sıcak hava dalgaları artık yaz mevsiminin alışılmış bir parçası hâline gelmeye başladı. Dünya genelinde her yıl daha fazla şehir rekor sıcaklıklarla karşılaşıyor; kuraklık süreleri uzuyor, orman yangınları daha geniş alanlara yayılıyor ve su kaynakları üzerindeki baskı giderek artıyor. İklim bilimciler bu durumu tesadüf olarak değil, atmosferde biriken sera gazlarının uzun yıllardır oluşturduğu etkinin doğal sonucu olarak değerlendiriyor.
Küresel sıcaklıkların artması yalnızca termometrelerde görülen birkaç derecelik yükseliş anlamına gelmiyor. Atmosferdeki küçük değişimler, yağış rejimlerinden tarımsal üretime, enerji tüketiminden insan sağlığına kadar birçok sistemi aynı anda etkiliyor. Özellikle şehirleşmenin yoğun olduğu bölgelerde beton yapılaşma ve yeşil alanların azalması, “ısı adası etkisi” olarak adlandırılan bir sorunu ortaya çıkarıyor. Bu nedenle kent merkezleri, kırsal alanlara göre geceleri bile daha sıcak kalabiliyor.
Türkiye de Akdeniz Havzası içerisinde yer aldığı için iklim değişikliğinden en fazla etkilenmesi beklenen ülkeler arasında gösteriliyor. Son yıllarda yaşanan uzun süreli kuraklıklar, azalan baraj doluluk oranları ve mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklıklar bunun en somut örnekleri arasında yer alıyor. Bunun yanında ani sağanak yağışların ve sel olaylarının artması, iklim krizinin yalnızca kuraklıkla değil, aşırı hava olaylarının çeşitlenmesiyle de kendini gösterdiğini ortaya koyuyor.
Peki birey olarak ne yapabiliriz? Elbette tek başımıza küresel sıcaklık artışını durduramayız; ancak enerji tüketimimizi azaltmak, toplu taşımayı tercih etmek, gereksiz elektrik kullanımını önlemek ve daha sürdürülebilir tüketim alışkanlıkları geliştirmek gibi adımların milyonlarca insan tarafından uygulanması büyük bir etki yaratabilir. İklim mücadelesi yalnızca devletlerin veya uluslararası kuruluşların görevi değildir; günlük yaşamda aldığımız her karar da bu mücadelenin önemli bir parçasıdır.
Doğanın bize verdiği mesaj artık oldukça açık: İklim krizi uzak bir geleceğin senaryosu değil, bugün yaşadığımız bir gerçekliktir. Bugün atılan her bilinçli adım, yarının daha yaşanabilir dünyasına yapılmış bir yatırım olacaktır.

Gıda İsrafı: Çöp Kutusuna Attığımız Her Lokma İklimi de Tüketiyor
Market raflarında gördüğümüz her ürün, soframıza ulaşıncaya kadar uzun bir yolculuk geçiriyor. Bir domatesin yetişmesi için su kullanılıyor, enerji harcanıyor, tarım arazileri işleniyor, nakliye yapılıyor ve ambalaj üretiliyor. Ancak tüm bu süreçlerin sonunda o ürün çöpe gittiğinde yalnızca yiyecek değil; üretim için kullanılan doğal kaynaklar da israf edilmiş oluyor.
Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada üretilen gıdanın yaklaşık üçte biri tüketilemeden kaybediliyor veya çöpe atılıyor. Bu durum yalnızca ekonomik kayıplara neden olmuyor; aynı zamanda iklim değişikliğini hızlandıran önemli faktörlerden biri hâline geliyor. Çünkü çöplüklere gönderilen organik atıklar zamanla parçalanırken metan gazı açığa çıkarıyor. Metan, karbondioksite kıyasla atmosferi çok daha güçlü şekilde ısıtan sera gazlarından biridir.
Gıda israfı yalnızca restoranlarda veya büyük işletmelerde gerçekleşmiyor. Evlerde yapılan plansız alışverişler, son kullanma tarihi geçmeden tüketilmeyen ürünler ve ihtiyaçtan fazla hazırlanan yemekler de bu sorunun önemli nedenleri arasında yer alıyor. Özellikle “belki lazım olur” düşüncesiyle yapılan fazla alışverişler, çoğu zaman kullanılmadan çöpe giden ürünlerin sayısını artırıyor.
Bu tabloyu değiştirmek aslında düşündüğümüz kadar zor değil. Alışverişe çıkmadan önce ihtiyaç listesi hazırlamak, buzdolabındaki ürünleri kontrol etmek, porsiyonları doğru planlamak ve artan yemekleri farklı tariflerle değerlendirmek hem aile bütçesine hem de çevreye katkı sağlayabilir. Meyve ve sebzelerin yalnızca görünüşüne göre seçim yapmak yerine şekli bozuk ürünleri de tercih etmek, üretim sürecindeki kayıpların azalmasına yardımcı olur.
Kompost uygulamaları da organik atıkların değerlendirilmesi açısından önemli bir yöntemdir. Sebze ve meyve kabukları gibi biyolojik atıklar doğru şekilde ayrıştırıldığında toprağı besleyen doğal gübreye dönüşebilir. Böylece hem çöp miktarı azalır hem de döngüsel ekonomi anlayışı günlük yaşama taşınmış olur.
Unutulmamalıdır ki iklim değişikliğiyle mücadele yalnızca enerji sektöründe değil, mutfakta da başlar. Soframıza gelen her lokmanın emeğine ve doğaya duyduğumuz saygı, sürdürülebilir bir geleceğin temel taşlarından biridir.
Döngüsel Ekonomi: Atık Değil, Yeni Bir Başlangıç
Uzun yıllar boyunca ekonomik sistemler “üret-kullan-at” modeli üzerine kuruldu. Doğal kaynaklar çıkarıldı, ürünler üretildi, tüketildi ve kullanım ömrü sona erdiğinde çoğu zaman atık olarak bertaraf edildi. Ancak artan nüfus, azalan doğal kaynaklar ve büyüyen çevresel sorunlar bu doğrusal modelin sürdürülebilir olmadığını açıkça gösteriyor. İşte tam bu noktada döngüsel ekonomi yaklaşımı devreye giriyor.
Döngüsel ekonomi, ürünlerin mümkün olduğunca uzun süre kullanımda kalmasını, yeniden onarılmasını, paylaşılmasını, dönüştürülmesini ve geri kazanılmasını esas alan bir sistemdir. Amaç yalnızca geri dönüşüm yapmak değil; daha en baştan atık oluşumunu azaltacak şekilde tasarım ve üretim süreçlerini değiştirmektir.
Bu yaklaşımı günlük hayatımızda farkında olmadan uyguladığımız birçok örnek bulunuyor. Eski kıyafetlerin yeniden değerlendirilmesi, bozuk elektronik cihazların tamir edilerek kullanılmaya devam edilmesi, cam kavanozların farklı amaçlarla tekrar kullanılması veya ikinci el ürünlerin tercih edilmesi döngüsel ekonominin en basit uygulamalarındandır. Bunun yanında bazı belediyeler organik atıkları komposta dönüştürerek park ve bahçelerde kullanırken, birçok işletme üretim sürecinde oluşan atıkları başka sektörlerin hammaddesi hâline getirmeye başladı.
Sivil toplum kuruluşları da bu dönüşümde önemli bir rol üstleniyor. Düzenlenen çevre etkinliklerinde tek kullanımlık plastiklerin azaltılması, yeniden kullanılabilir malzemelerin tercih edilmesi, atıkların kaynağında ayrıştırılması ve katılımcıların sürdürülebilir yaşam konusunda bilinçlendirilmesi, döngüsel ekonominin toplumda yaygınlaşmasına katkı sağlıyor. Özellikle gençlerin yürüttüğü gönüllülük projeleri, bu kültürün yeni nesillere aktarılmasında önemli bir köprü görevi görüyor.
Döngüsel ekonomi yalnızca çevreyi koruyan bir model değildir; aynı zamanda yeni iş alanları oluşturan, kaynak verimliliğini artıran ve ekonomik dayanıklılığı güçlendiren bir kalkınma yaklaşımıdır. Geleceğin şehirleri ve işletmeleri, atıkları sorun olarak değil, yeni bir kaynağın başlangıcı olarak görebildikleri ölçüde başarılı olacaktır.
Doğanın milyonlarca yıldır uyguladığı döngüden ilham alarak kuracağımız sistemler, hem ekonomik gelişmeyi hem de çevresel sürdürülebilirliği birlikte mümkün kılacaktır. Çünkü geleceğin en değerli kaynağı, henüz atık hâline gelmemiş olandır.

Kaan Mete

Şehirler Nefes Alamıyor: Betonlaşma İklim Krizini Nasıl Derinleştiriyor?

Dünya nüfusunun büyük bir bölümü artık şehirlerde yaşıyor. Ancak şehirler büyürken yeşil alanların azalması, beton yüzeylerin artması ve plansız yapılaşma, iklim krizinin etkilerini daha da görünür hâle getiriyor. Uzmanlar bu durumu “kentsel ısı adası etkisi” olarak tanımlıyor. Gündüz güneşten aldığı ısıyı depolayan asfalt ve beton yüzeyler, gece boyunca bu ısıyı geri salıyor. Böylece şehir merkezleri çevresindeki kırsal alanlardan birkaç derece daha sıcak olabiliyor.
Bu durum yalnızca yaz aylarında hissedilen bunaltıcı sıcaklıklarla sınırlı değil. Artan sıcaklıklar enerji tüketimini yükseltiyor, klima kullanımını artırıyor ve buna bağlı olarak elektrik üretiminden kaynaklanan karbon salımları da büyüyor. Bir başka ifadeyle şehirler, kendi sıcaklığını artıran bir döngünün içine giriyor.
Kentlerde ağaçlandırma çalışmaları, dikey bahçeler, yeşil çatılar, bisiklet yolları ve geçirgen zemin uygulamaları gibi çözümler, şehirlerin iklim değişikliğine karşı daha dirençli hâle gelmesini sağlayabilir. Bir ağacın sağladığı gölge bile bulunduğu bölgede hissedilen sıcaklığı önemli ölçüde azaltabiliyor.
Geleceğin şehirleri yalnızca daha yüksek binalara değil; daha fazla ağaca, daha fazla parka ve daha fazla yaşanabilir kamusal alana ihtiyaç duyuyor.

Karbon Ayak İzi mi, Karbon El İzi mi? Fark Yaratan Yeni Yaklaşım
İklim değişikliği konuşulurken en sık duyduğumuz kavramlardan biri “karbon ayak izi”dir. Bu kavram, bireylerin veya kurumların atmosfere saldığı sera gazı miktarını ifade eder. Ancak son yıllarda bunun yanında yeni bir kavram daha öne çıkıyor: Karbon el izi.
Karbon el izi, yalnızca çevreye verdiğimiz zararı azaltmayı değil, başkalarının da olumlu değişim göstermesine katkı sağlamayı ifade ediyor. Örneğin bir kişiye geri dönüşümü öğretmek, okulda çevre kulübü kurmak, iş yerinde sürdürülebilir uygulamaların başlamasına öncülük etmek veya sosyal medyada doğru çevre bilgileri paylaşmak karbon el izimizi büyüten davranışlar arasında yer alıyor.
Bir öğretmenin öğrencilerine çevre bilinci kazandırması, bir girişimcinin plastik yerine yeniden kullanılabilir ürünler geliştirmesi veya bir gönüllünün yüzlerce kişiye ulaşan bir çevre etkinliği düzenlemesi; tek başına salınan karbon miktarından çok daha büyük olumlu etkiler oluşturabilir.
İklim mücadelesi artık yalnızca “daha az zarar vermek” üzerine değil, “daha fazla fayda üretmek” üzerine de kuruluyor. Bu nedenle geleceğin sürdürülebilir toplumlarını oluşturacak olan şey, yalnızca küçülen karbon ayak izleri değil; büyüyen karbon el izleri olacak.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:
Bugün doğaya ne kadar az zarar verdim? değil, Bugün doğa için ne kadar fayda ürettim?

Bedirhan Bulu

Isınan Dünya, Antalya’daki Sınav
Dünya neden bu kadar hızlı ısınıyor, bu ısınmayı kim ve ne durduruyor — ve Kasım’da Antalya’da toplanacak COP31, bu tabloda nereye oturuyor?
Sanayi Devrimi’nden bu yana insanlık, atmosfere yüz elli yılda milyarlarca ton sera gazı bıraktı. Sonuç, jeolojik ölçekte göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede gerçekleşen, benzeri görülmemiş bir ısınma oldu. Bugün küresel ortalama sıcaklık, sanayi öncesi döneme kıyasla yaklaşık 1,3 santigrat derece daha yüksek. Bilim insanlarının “kırmızı çizgi” olarak tanımladığı 1,5 derece eşiği, artık uzak bir ihtimal değil, on yıl içinde aşılması olası bir gerçeklik.

İklim krizi neden oluşuyor?
Sorunun özü aslında basit bir fizik meselesi: Güneşten gelen ışınlar dünyayı ısıtır, dünya da bu ısının bir kısmını uzaya geri verir. Atmosferdeki bazı gazlar — karbondioksit, metan, azot oksit — bu ısıyı bir sera camı gibi tutar. Bu “sera etkisi” olmasaydı dünya yaşanamayacak kadar soğuk olurdu. Sorun, etkinin kendisi değil; onu şu anki hızda ve yoğunlukta güçlendiren insan faaliyetleri.
Fosil yakıtlar: krizin ana kaynağı
Elektrik üretimi, ısınma ve ulaşım için yakılan kömür, petrol ve doğal gaz, atmosfere salınan karbondioksitin büyük bölümünden sorumlu. Bu yakıtlar milyonlarca yıl önce toprağın altında hapsolmuş karbonu, bir anda yeniden atmosfere geri veriyor — doğanın bu karbonu emmek için milyonlarca yıla ihtiyacı varken, insanlık bunu iki asırda tersine çevirdi.
Ormansızlaşma ve arazi kullanımı
Ormanlar, atmosferdeki karbonu emip depolayan doğal süngerlerdir. Tarım alanı açmak, kereste veya madencilik için yapılan kesimler bu süngeri küçültüyor, hatta depolanan karbonun bir kısmını yeniden atmosfere salıyor. Amazon gibi büyük orman ekosistemlerinin geleceği, bu yüzden küresel iklim müzakerelerinin merkezinde yer alıyor.
Tarım, hayvancılık ve sanayi
Sera gazları yalnızca bacalardan çıkmıyor. Hayvancılık ve pirinç tarımı metan salımının önemli kaynakları arasında; çimento ve kimya sanayii ise üretim süreçlerinin doğası gereği karbondioksit üretiyor. Bu çeşitlilik, krizin tek bir sektörle değil, ekonominin neredeyse tamamıyla ilgili olduğunu gösteriyor.
Isınan her onda bir derece, buzulların erimesini, deniz seviyesinin yükselmesini ve aşırı hava olaylarının sıklığını daha da artırıyor.
Kendini besleyen döngüler
Krizi asıl kaygı verici kılan, bazı etkilerin kendi kendini büyütmesi. Kutuplardaki buzullar eridikçe, güneş ışığını yansıtan beyaz yüzeyler azalıyor ve daha fazla ısı emiliyor. Permafrost adı verilen donmuş toprak çözüldükçe, içinde hapsolmuş metan gazı serbest kalıyor. Bu geri besleme döngüleri, ısınmayı durdurmayı her geçen yıl daha da zorlaştırıyor.

Bu tablo neden tek başına çözülemiyor?
İklim krizinin en zor tarafı, sınır tanımaması. Bir ülkenin bacasından çıkan karbon, sadece o ülkeyi değil tüm gezegeni etkiliyor; ama krizin sorumluluğu ve maliyetleri ülkeler arasında son derece eşitsiz dağılıyor. Tarihsel olarak en az emisyona sahip ülkeler, çoğu zaman kuraklık, sel ve deniz seviyesi yükselmesinden en ağır darbeyi alıyor. Bu yüzden 1995’ten bu yana her yıl, neredeyse tüm dünya ülkeleri COP adı verilen zirvelerde bir araya gelerek ortak bir çözüm çerçevesi üzerinde müzakere ediyor.

COP31 bu süreçte neden önemli?
Kasım 2026’da Antalya’da toplanacak COP31, boş bir sayfa üzerine değil, bir önceki zirvenin bıraktığı yarım kalan işlerin üzerine inşa ediliyor. Kasım 2025’te Brezilya’nın Belém kentinde yapılan COP30, 195 tarafın onayıyla bir sonuç paketi kabul etti: gelişmiş ülkelerin 2035’e kadar uyum finansmanını en az üç katına çıkarma taahhüdü ve adil geçiş mekanizmasının resmi kabulü önemli kazanımlar oldu. Ancak fosil yakıtlardan çıkışa dair somut bir yol haritası nihai metne giremedi; bu başlık, BM sürecinin dışında gönüllü bir çerçevede ilerletiliyor. COP31’in en kritik görevlerinden biri, tam da bu yarım kalan yol haritasını olgunlaştırmak.
Yeni bir yönetişim modeli
COP31, alışılagelmiş tek başkanlı yapıdan farklı, ikili bir modelle yürütülüyor. Türkiye siyasi liderliği, organizasyonu ve eylem gündemini üstlenirken; Avustralya müzakere sürecini yönetiyor ve taslak metinleri hazırlıyor. Bu ortaklık, iki farklı bölgeyi ve bakış açısını — Avrasya’nın diplomasi geleneğini ve Pasifik’in iklim kırılganlığı deneyimini — aynı masaya taşıyor.

Neden Antalya, neden şimdi?
Türkiye’nin ev sahipliği, ülkeyi küresel iklim diplomasisinin merkezine taşıyor. Zirveye 80 binin üzerinde katılımcı, 196 taraf ülkenin heyeti, uluslararası kuruluşlar, şirketler ve sivil toplum temsilcilerinin katılması bekleniyor. Ancak asıl önemli olan rakamlar değil, zamanlama: COP31, Paris Anlaşması’nın onuncu yılında, bilim insanlarının 1,5 derece hedefinin aşılma riskine dair uyarılarını yükselttiği bir dönemde toplanıyor. Zirvenin başarısı, artık yeni hedefler koymaktan çok, var olan taahhütlerin — iklim finansmanının, adil geçişin, fosil yakıt yol haritasının — somut uygulamaya dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğine bağlı.
Antalya’nın gündemindeki başlıklar
Emisyon: Ulusal katkı beyanlarının (NDC) gözden geçirilip daha iddialı hale getirilmesi.
Finans: Belém’de kabul edilen uyum finansmanı taahhüdünün somut mekanizmalara dönüştürülmesi.
Uyum: Kuraklık, sel ve aşırı hava olaylarına karşı dayanıklılık stratejileri ve finansmanı.
Enerji: COP30’da resmî metne giremeyen fosil yakıt yol haritasının olgunlaştırılıp COP31’e taşınması.
COP31’in sınavı, söz vermek değil; sözü tutmak.
Sonuç olarak iklim krizi, atmosferdeki gazların birikimiyle başlayan ama sonunda tamamen siyasi bir irade meselesine dönüşen bir zincirin son halkası. Antalya’da masaya oturacak heyetlerin, bu zincirin hangi halkasını kıracağı — ya da kıramayacağı — önümüzdeki on yılın iklim rotasını belirleyecek.

Tuğçe Çelik

×