AHMET ALPEREN YILBAŞI
Münih, Almanya
DiscoverEU yolculuğuma Adana’dan başladım, otobüsle İstanbul’a geldim. Grubumla Sabiha Gökçen Havalimanı’nda buluşma kararı almıştık, yavaş yavaş arkadaşlar geldikçe stresle kaygı yerini tatlı bir heyecana bıraktı. Havalimanında grup liderimiz Şeyma hoca ile de birlikte çoktan kaynaşmaya başlamıştık, uçak yolculuğumuz da çok eğlenceli geçti. Daha Münih’e inmeden ilk fark ettiğim unsur, ünlü yazar İsmail Gaspıralı’nın aktardığı gibi Almanya’nın “devler için satranç tahtasına benzer” biçimde düzenli olması oldu. Münih Havalimanı’na indikten sonra doğru otelimize geçip eşyalarımızı yerleştirdik, çok güzel bir odamız vardı. Herkes hazır olduktan sonra Aziz Michael Kilisesi’ne gittik; içerisindeki resimlerin bembeyaz duvarlarla uyumunun oldukça büyüleyici bir havası vardı. Kilisede biraz fotoğraf çekilip kendimizi Münih’in sokaklarına attık, bu etkileyici şehrin manzaralarını izledik. Sokaklar çok geniş, binalar engin, ortalık yemyeşil; şehir insanı yaşatıyor. İyice acıktıktan sonra ününü çok duyduğumuz gurbetçi dönerinin tadına baktık; kişisel görüşüm, kendisi güzel olduğu için değil de içinde kötü bir malzeme olmadığı için yenilebilir; bütün tatları aynı anda almayı seven biriyseniz tam sizlik ama. Münih sokaklarında biraz daha yürüdük; aşırı temiz, güvenli yerler, gözünüz kapalı yürüyebilirsiniz. Otelimize yorgun ama eğlenmiş olarak vardık, projenin kalan günlerini iple çekiyorum. Münih’teki ilk gecemde mışıl mışıl uyudum, güne enerjik başladım. Oda arkadaşlarımla hızla toparlanıp otelin lobisine indik, orada bir Alman ile sohbet ettim. Grup tamamlanınca kahvaltı yapmak için bir Alman pastanesine gittik; ben Alman simidi breze/pretzel almayı tercih ettim, yanına da Almanların kimisinin yaptığı gibi elma suyu aldım. Pretzelin tadı yediğimiz krakerlere benziyordu, devasa bir kraker yemiş gibi oldum. Karnımızı doyurduktan sonra Meryem Ana Kilisesi’ne gittik; içeride şeytanın ayak izi olduğunu iddia ettikleri ayak izine ayağımın cuk oturmasına çok güldük. Kilisenin kulesine yorucu da olsa çıktık, bütün Münih’i görebiliyorduk. Birkaç tren denemesinden sonra doğru trenle Olympia Parkı’na vardık; yemyeşil bir yer, görülmeye değer. Öyle yeşil bir yeri üzüntüyle bırakıp BMW müzesine gittik; birkaç araba ile fotoğraf çekildik ama oda arkadaşlarımla dikkatimizi daha çok motosikletler çekti, umarım bir gün resmini çekildiğimiz taşıtlar bizim de olur. Yemek olarak bugün de dönerimizi yiyip dönerken dünyaca ünlü bir piyanistin açık hava konserine denk geldik; çok eğlenceli olduğunu itiraf etmem gerek. Birbirimizi yapabileceğimize inandırdıktan sonra herkesin ortasında dans bile ettik, en azından denedik. Bugün de otelimize yorulmuş ama eğlenmiş olarak döndük. Bugün çok merak ettiğimiz için klasik bir Alman marketine gitmek istedik; o yüzden sabah ilk işimiz bize en yakın market olan DM’e gitmek oldu. Bizdeki Gratis’e benziyor; birkaç abur cubur ile sağlıklı yiyecek dışında yiyecek yok, daha çok kozmetik, giyim ürünleri satıyorlar. Ayaküstü kahvaltı ettikten sonra Asam Kilisesi’ne gittik; büyülenerek uzun uzun kilisenin işlemelerini izledim, iki kişinin koca kiliseyi yaptığına inanmakta zorluk yaşadım. Rezidenz Museum’da tablolarla dolu odaları gezmekten yorgun düştük; Englischer Garten’da çimlere oturup “Doğruluk mu, Cesaret mi?” oynayarak kafa dağıttık. Münih’teki son günümüz olduğunu bilerek otele yürüdük; böyle güzel bir şehri terk etmenin hüznünü yaşarken başta görebilme fırsatımız olduğu için sevindik. Yarın Prag’a gidiyoruz; şehri ben gezdireceğim, kendime güveniyorum.
Prag, Çekya
Yola çıkmak üzere erkenden uyandım, Münih’ten ayrılacağımı bilmenin hafif bir üzüntüsü vardı üstümde. Hazırlıklarımı akşamdan yaptığım için bir tek ortalığı toplamakla uğraştım; ne kadar dikkat etsek de dağılıyor biraz ortalık. Metro istasyonunda iki breze alıp yiyerek kahvaltımı yaptım; bunu özleyeceğim. Prag’a giderken trende karşımda oturan turistle sohbet ettim, biraz da uyudum. Prag’a geldikten sonra hemen otelimize eşyalarımızı bıraktık; karnımız acıktığı için bulduğumuz bir restorana gittik. Akdeniz ülkelerinin mutfaklarının yemeklerini satıyorlarmış; ben balık söyledim, çok güzeldi. Arkadaşlarıma Prag’ı gezdirmem gerektiği için akşam vakti yürüyüş yapmanın iyi olabileceğini düşündüm; önce Týn Kilisesi’nin bulunduğu meydana gittik. Şansımıza saat başı gösterisine denk geldik; kuklalar çok hoş duruyordu. Nehrin karşı tarafına geçtik, sokaklarda rastgele yürümeye başladık. İngilizcede “gingerbread” denilen kurabiyeleri satan bir dükkân gördük; 21.00’de kapatıyorlarmış, biz geldiğimizde ise saat 21.14’tü; rica edince bizi içeri aldılar. Rüya gibi bir yerdi; yerden tavana kadar bütün dükkân şekil şekil kurabiyelerle kaplıydı. Shrek filmindeki Kurabiye Adam’ı diyorum; dükkân onun soydaşları ile doluydu. Oradan çıktığımızda oyuncak ördek mağazası gördük, oldukça ilginç bir yerdi. En son otelimize dönüp yarınki Prag turu için dinlenmeye çekildik; güzel bir tur düzenleyebileceğim konusunda kendime güveniyorum. 08.30 gibi otelimizden ayrıldık; kahvaltı yapmak için yakınımızdaki bir fırından bagel adlı hamur işlerinden aldık, bayağı doyurucuydu. Kahvaltının üstüne tatlı da yiyelim dedik, Trdelník (Çek bacası) aldık. Ben geleneksel aldım; sade olduğu için kolay bitirdim ama arkadaşlarım dondurmalı aldı; kimisi bitirirken kimisi bitiremedi. Klementinum’a gittik; üniversitenin içerisine girmedik ama yanındaki kiliseye girdik; büyüleyici bir havası vardı. Týn Kilisesi’ne gittik ama gittiğimiz saatte kapalıymış; biz de dışarıdan fotoğraf çekilip meydandaki öbür kiliseleri gezmekle yetindik. Meydandaki anıtla etrafındaki küçük bahçesi çok güzeldi; görmenizi tavsiye ederim. Köprüyü kullanarak nehrin karşı tarafına geçtik, Prag Kalesi’ne çıktık; bütün Prag gözüküyordu, nefes kesiciydi. Vrtba/Walltein (Wallenstein) Bahçesi’ne gittik; balıkların bulunduğu havuzda fotoğraf çektik, ortalıkta tavus kuşları dolaşırken Damla Taşı Duvarı’nı izlediğimiz sırada bir uyku çöktü; yorgunluk sağlam vurdu. Biraz dinlenip yakınımızdaki bir Türk restoranına gittik; yemeğimizi yiyip günler sonra ilk kez Türk çayı içtik, özlemişiz. Akşama doğru sokaklarda kafamıza göre yürüdük; halimiz kalmayınca otelimize geri döndük. Yakındaki bir parkta Vampir-Köylü bile oynadık; doyasıya eğlendik. Benim hoşuma gitti bugün yaptıklarımız; umarım arkadaşlarımın da hoşuna gitmiştir. Sabah erkenden uyandık; yolculuk uzun süreceği için Budapeşte’ye erken varabilmek adına sabah uykumuzdan kısma kararı almıştık. Odamıza son bir kez baktım, eşyalarımı kontrol edip çıktım. Bizimkilerin valizlerinin tıkırtıları sabahın sessizliğini yarıyordu; aceleci adımlarla Prag Tren İstasyonu’na ilerliyorduk. Önce yakınımızdaki bir pastaneye uğradık; tren yolculuğunda acıkacağımızı bildiğimizden kahvaltı için bagel, öğle yemeği için çikolatalı kruvasan aldık. Trenimiz bağıra bağıra geldi; hızla bindik, ilk bulduğumuz yere oturduk. Karşımda yaşlı bir çift oturuyordu; Çekçe müsaade istedim, anlamadıklarını görünce İngilizce sordum. Arjantinlilermiş; Berlin’de çalışan oğullarını gördükten sonra Orta Avrupa turu yapıyorlarmış; sohbet ettik öyle biraz. Ben onlara hamur işlerimden, onlar da bana sandviçlerinden ikram etti. Altı saatlik yolculukta zaman geçmek bilmiyor; Avrupa’nın yeşil doğasından gösterebileceğim sürüyle fotoğraf çektikten sonra kalan süremde uyudum. Budapeşte’ye vardığımızda uykumuzu almıştık ama açlık vurmaya başlamıştı. Macaristan’ın sokaklarına hayran kaldım; binaların fotoğrafının çekilmesi için tarihi olmasına gerek yok, çünkü hepsi tarif etmesi zor güzellikte. Kaçış odasını andıran biçimde otel odamızı açtık da kesinlikle değdi; çok güzel, çok ferah bir odaydı. Eşyalarımızı yerleştirip karnımızı doyurmak için belirlediğimiz restorana gittik. Beş üzerinden 4,8 yıldız ile Budapeşte’nin en iyi Lübnan restoranına gittik; iç tasarımı çok hoştu. Ben bildiğim yemeklerden lebeniye istedim, arkadaşlarım tavuk kebap istedi. Lübnan mutfağını sevenlere özellikle öneriyorum; yemekleri çok lezzetliydi. Tabaklarımızı bitirdikten sonra üstüne güzel bir naneli çay içtik; ortaya da künefe söyledik. Bütçemizi biraz zorladı ama bu deneyime değdiğini düşünüyorum. Otellerimize giderken Tuna Nehri’nin yanında yürüyüş yaptık; atalarımızın buralarda neler hissedebileceğini hayal ettik. Yarın için heyecanlıyım; bu güzel şehri, Budapeşte’yi daha detaylı gezmenin vereceği mutluluğu yaşamayı umuyorum.
Budapeşte, Macaristan
Budapeşte’deki ilk sabahıma saat 10.00 gibi uyandım, vakit kaybetmeden gezmeye başladık. Güzel sokaklarda ilerleyip Avrupa’nın en büyük sinagoguna gittik ama giriş ücreti ile beş müze gezebileceğimiz için içeri girmedik. Yakınımızda bulunan bir restoranda kahvaltıda çorba içmeye gittik; ben çok hoşlanmadığım için yan ürünleri yemekle yetindim. Macar Parlamentosu’na gittik; şimdiye kadar gördüğüm en güzel yapı, kesinlikle öneriyorum; hiçbir şey yapmazsanız bile orada en azından bir oturup o mimari harikanın tadını çıkarın. Parlamentoya yakın bir yerde bulunan Demir Ayakkabılar’ı gördük; insanların oraya küçük notlarla kurdeleler bırakmasına şaşırdım. Hediyelik eşya dükkânında çalışan görevli kadın Türkçe biliyormuş; bayağı sohbet ettik. Macarcaya olan ilgimi görünce Ankara Üniversitesi Macar Dili ve Edebiyatı’nı önerdi; belki bir gün okurum, kim bilir? Dükkândan çıkalı çok olmadan sokakta iki keşiş ile karşılaştık; uzun sayılabilecek kadar konuştuk, bizi tapınaklarına bile davet ettiler ama saati çok erken olduğu için gitmek istemedik. Karslı bir abinin lokantasında yemek yedik; Macaristan’ın ortasında hoş bir etkileşim oldu. Akşama doğru bir parkta top oynadık; devamında da Tuna Nehri boyunca yürüyüş yaptık. Yarının son gezi günümüz olduğunu bilerek uyumak buruk bir his bıraktı ama buraları görebilme şansım olduğunu kendime hatırlatarak avundum. Sabah 09.00 gibi kalktım; otelden hazırlanıp kahvaltı yapmaya çıktık. Arkadaşlar bugün de çorba içmek istedi, ben de bugün de ekmek yemiş oldum. İlk olarak Gül Baba Türbesi’ne gittik. Doğrusu oranın varlığını bilmiyordum; duyunca da çok şaşırdım. Bunun nedeni ise ünlü Türk yazarı İsmail Gaspıralı’nın romanlarında Türkistanlı Molla Abbas’ın Kırk Azizler ve Gül Baba Türbesi’ni bulma yolculuğunda başından geçenleri okumam. En sevdiğim kitabın karakterinin gidip göremediği yeri görmek benim için duygu dolu bir andı; Gaspıralı İsmail Bey’i okumuş herkese Gül Baba Türbesi’ne gitmeyi bütün içtenliğimle öneriyorum, pişman olmayacaksınız. Budapeşte’yi gören manzarası da çok güzel; gül kokuları eşliğinde Tuna Nehri’nin akışını izleyebilirsiniz. Balıkçı Tabyası’na gittik; tepedeki kilisesiyle muhteşem bir yapı. Budapeşte Kalesi’ne çıktık; Budapeşte’nin güzelliğini bir de yukarıdan izledik; büyülenmemiz geçince merdiven çıkmanın verdiği yorgunlukla açlığımızı bastırabilmek adına yemek yemeye karar verdik. Arkadaşlarım Türk restoranına gitmek istedi; ben de Macaristan’a gelmişken yemeden gelmemek için gulaş yemek istedim. Gulaş oldukça lezzetli bir yiyecek; insanın içini maddi manevi olarak ısıtan bir dokusu var; kışın gelirseniz Macaristan’a kesinlikle gulaş yiyin ama yanında gelen acıya dikkat edin; bir Adanalı olarak söylüyorum, gerçekten acı. Karnımızı sıkıca doyurup dün gittiğimiz parka gittik; orada biraz vakit geçirdik, sonra da Tuna Nehri’nin kenarına oturduk. Arkadaşlarla sırayla —beceremesek de— şarkı söyledik; yurt dışındaki son tüm günümüzü gözden geçirdik. Bu toprakları yaş fark etmeksizin herkesin görmesi gerek; bakış açınızı genişletecek özellikteler. İstemeye istemeye otele geçtik; yarın Budapeşte’yi terk edeceğimiz için bugünden çantamı hazırladım. Ne olur ne olmaz; yolculuk öncesi hazırlığı tamamlamak iyidir. Macaristan’daki son günümüze, daha önemlisi projemizin son gününe 07.15 gibi kalktım. Dün akşamdan eşyalarımı hazırladığım için işim uzun sürmedi; arkadaşlarla hemen çıktık; kısa bir süre içerisinde bütün grup bir araya geldik. Kahvaltı yapmaya çok vaktimiz olmadığı için sandviçle soğuk çay aldık; Budapeşte Havalimanı’nda yedik. Uçağımızı beklerken konusunu açmamaya çalıştık ama herkes İstanbul’a gelince vedalaşmamız gerektiği gerçeğini biliyordu. Biraz konu dışı kalacak ama burnu veya sinüsleri tıkalı biriyseniz uçağa binerken burun spreyi kullanmanızı öneririm; tıbbi amaçlı olup sıvı sınırının altında kaldığı için sorun olmuyor. Uçakta arkadaşımızın getirdiği kuruyemişleri atıştırdıktan kısa bir süre sonra yorgun düşüp uyumuşuz; inişte uyandık. Sonunda Sabiha Gökçen Havalimanı’na geldik; vedalaşma vakti gelip çattı. Kimisi sarıldı, kimisi ağlaştı; ben açıkçası ayrılıkları beceremem, o yüzden kısa kesmeye çalıştım. İletişim bilgilerimizi paylaştık; bir başka projede denk gelme ümidiyle evlerimizin yolunu tuttuk. Bu dokuz günde çok güzel yerler gördüm; farklı farklı birçok kültürle etkileşim içinde bulundum ama en değerlisi yeni arkadaşlıklar edinmek oldu. İki hafta öncesine kadar birbiriyle ilgisi olmayan bir avuç yabancı iken dokuz günde yakın arkadaşlar olup çıktık. Unutmayın; önemli olan istikametiniz değil, yolculuğunuzdur; yolculuğunuzu da yanınızda olanlar kıymetli kılar.
AHMET TUĞRUL DEĞER
Münih, Almanya
Sanırım bugün hayatımdaki önemli günlerden biriydi. İlk defa yurt dışına çıktım, hem de çok güzel insanlarla beraber. Heyecanlı ve keyifli bir uçuşun ardından Münih’e vardık. Ardından keyifli bir tren yolculuğuyla da kalacağımız yere geçtik. Bu süreçte bazı girişken arkadaşlarımız sağ olsun, ilginç insanlarla sohbet etme fırsatımız oldu. Biraz dinlendikten sonra meşhur Alman dönerini tatmak için yola çıktık. Öncesinde ve sonrasında da benim için yeni bir yeri keşfetmenin en iyi yoluyla (rastgele sokaklara girerek) Alman sokaklarında gezindik. Konakladığımız yere dönünce oda arkadaşları olarak balkonda kahve eşliğinde muhabbet etmek gibi bir planımız olsa da yorgunluktan hepimiz uyuyup kalmışız. Çok uzun bir günün ardından yazıyorum bunu. Bugün sanki üç gün yaşadık; sabah (daha doğrusu öğlene doğru) otelimize pek yakın bir fırına gittik, fırıncı abladan kahvaltı yapmak için bir şeyler aldık. Bazılarımız kruvasan aldı, bazılarımız ise Alman simidine benzetebileceğimiz brezellerden aldı. Ben brezel alan gruptaydım ve doğrusu bizim simidimiz çok çok daha güzel; tadı sanki sadece daha büyük yapılmış bir kraker yiyormuşuz gibiydi; bir de üstündeki tuzların tadı hem çok belirgindi hem de çok susatıyordu. Gönlü bol, gözü tok Şeyma ablamızsa tatlı bir çörek aldı ve onu da altıya bölüp bizimle paylaştı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra saat tam 12.00’de olan meydandaki kukla gösterisine yetişme çabası ile meydana doğru yola çıktık. Arada beni su almaya yolladılar; normal su yerine maden suyu almamak için verdiğim olağanüstü çabanın ardından (hangi suyu almam gerektiğini sorduğum kasiyer de Türk çıkmıştı) ekibe yetiştim. Ekip de saat 12.00’deki gösteriye yetişmişti ama gösteri saat 12.00’ye yetişemedi; yaklaşık 10–15 dakika sonrasında büyük bir kalabalıkla beraber kuledeki kuklaların büyüleyici gösterisini izledik. Ardından Marienplatz’a oldukça yakın olan ve içinde şeytanın ayak izini barındırdığı iddia edilen Meryem Ana Kilisesi’ne gittik. Ayak izimizin şeytanın ayak iziyle örtüştüğünü öğrendikten sonra kültürlenerek kiliseyi gezmeye devam ettiğimiz sırada bir dua defteriyle karşılaştık. Şeyma ablamız her işe olduğu gibi buna da besmele ile başlayarak en içten dileklerini kâğıda döktü. Tam o sıra kilisede dualarımız hakkında düşünürken Cuma’nın yaklaştığını fark ettik ve Beşir ile en yakın camiye (daha doğrusu mescide) doğru yola koyulduk. Almanca hutbemizi dinleyip namazımızı kıldıktan sonra bizimkilerle tekrardan Meryem Ana Kilisesi’nde buluştuk ve şehrin en yüksek yapısı olan Meryem Ana Kilisesi’nin kulesinin tepesine çıktık. Bütün Münih ayaklarımızın altındaydı; nefes kesici manzaranın tadını çıkardıktan sonra çetrefilli bir yolun ardından (doğru bileti almak için oradan oraya koştururken işler daha da uzamasın diye “ne olur ne olmaz” diye beklediğim sıradayken İngilizce bilmeyen Alman birinden yediğim ufak azarın ardından sonunda Şeyma abla biletleri almıştı ama bu sefer de yanlış trenlere binerek —evet, trene değil trenlere— yolu birazcık uzattık, muhtemelen normalde gideceğimizin dört katı uzun bir süreye. Sonunda BMW Müzesi’ne gelmiştik ama müzenin kapanmasına sadece bir saat kaldığı için müzeye girmek yerine hemen yanındaki, girişi ücretsiz olan BMW Welt’e girdik. İçerisindeki hayranlık uyandırıcı arabalara ve motorlara olan ilgimizi ifade ettikten sonra Olympiapark’a geçtik. Olympiapark’ta bir festival alanında çark çevirip sineklik gibi küçük hediyelerimizi aldıktan (ve oradan aldığımız iki bileti ikinci el olarak sattıktan) sonra parkta biraz yürüdük. Ben lunaparktaki salıncaklardan birine bindim. Gölün yanında oturup gerçekten huzurlu dakikalar geçirdikten sonra aç bir şekilde geri Marienplatz’a dönüp orada her zamanki yerimizden (Ali Usta’nın yeri) Alman dönerlerimizi, yine her zamanki yerimizde (yanındaki merdivenlerde oturup) afiyetle yedik. Oradan sonra otelimize doğru giderken farklı sokak sanatçılarını dinledik ama şüphesiz en akılda kalıcısı oldukça yetenekli ve sempatik bir piyanist olan Luca’yı yaklaşık bir saat dinledik. Hatta Beşir ve Alperen’le “Sen yaparsan, ben de yaparım” diyerek gaza gelip kalabalığın ortasında dans ettik; hatta Luca bizi tebrik bile etti. Oradan dönüşte de Türk bir âşık amcayı türkü söylerken yakaladık; bunun ardından otelimize geçtik. Gece Beşir ve Alperen’le birlikte çok kaliteli sohbetler yaptıktan sonra yaptığımız zift gibi kahveyi içme cezalı “Hadi lan oradan” oyununu oynadık ve şimdi de yatmaya çalışıyoruz. Yarın yeniden görüşmek üzere… Sabah markete giderek başladığımız güne, yol üstündeki fırından aldığımız kahvaltıları yerken Asamkirche Kilisesi’ne doğru yürüyerek devam ettik. Ben kruvasan yedim; gayet lezzetliydi ancak hiç doyurucu değildi ne yazık ki. Asamkirche Kilisesi’ne girmeden önce Rufeyde hepimizi uyardı: “Arkadaşlar çok etkilenebilirsiniz, sakin olun.” O an hiç gerçekçi gelmemiş olsa da içeri girdiğimizde gerçekten nefesim kesildi. Masalsı, gerçeküstü bir yapıya sahipti içerisi. Pek çok anlatıyı fısıldayan duvarları ve o olağanüstü tavanı izlediğimiz dakikaların ardından Rezidans Sarayı’na doğru yola koyulduk; ancak o ara arkadaşımız Ayşe ile yolumuz ayrıldı. O otele geçip biraz dinlenirken biz de Rezidans Sarayı’nı gezdik. Gerçekten o kadar çok şey vardı ki içeride, çıkarken artık aşırı yüklenmeden başım çatlıyordu sanırım. Gerçekten çok yorulmuştu zihnim. Oradan Englischer Garten’a geçtik. Beşir kardeşimle Diana Tapınağı’nın balık kılıklı çeşmesinden akan suyun ayarlarıyla oynayıp abdest aldık oradan. Artık sosyal ankastre bizden korkuyor. Her güne bir anı bırakmaya devam ediyoruz. Eee, abdest alıp namaz kılmamak olur mu; bunun ardından Englischer Garten’ın güzel çimlerinde öğle namazımızı eda ettik yine Beşir kardeşimle. Sonrasında bizim namaz kıldığımız yerde bir grup kadın bekârlığa veda partisi yapıp şampanya patlatırken çimlerde oturup oyun oynadık biz de. Bir ara “cesaret” dediğim için iki Hintli abladan Hint yemeği tavsiyesi aldım ama önerdikleri yer yerine yine bizim mekândan şaşmayıp Ali’s Superfood’dan (Ali’nin yerinden) Alman dönerlerimizi yine bizim mekânda yedikten sonra serbest zaman için dağıldık. Beşir kardeşimle hoş bir muhabbet eşliğinde Marienplatz sokaklarında dolaşırken Şeyma ablayla Ayşe Hatun bir kafede oturuyor, Rufeyde ile Alperen ise figür satan bir dükkânda geziyorlardı. En sonunda Şeyma ablaların oturduğu kafede toplanıp tabu oynadık ve keyifli bir yürüyüşle otellerimize döndük. Muhtemelen birazdan yorgunluktan uyuya kalacağım; yarın yine görüşmek üzere. Bugün güne kahvaltı için gittiğimiz fırındaki ablanın Türk olduğunu öğrenerek başladık. Bu zamana kadar onunla İngilizce ve Almanca konuşarak anlaşmaya çalışmıştık; ardından trene bindik ve Münih hikâyesini burada noktalayarak Prag’a doğru yola çıktık.
Prag, Çekya
Altı saatlik yolu yer yer güzel manzarayı izleyerek, yer yer uyuyarak, yer yer müzik dinleyerek, yer yer de indirdiğim filmi izleyerek (Av Mevsimi) geçirdim. Ardından otele geçip yerleştik. Adında “Türk” geçen ama Türklükle alakası olmayan güzel bir restoranda yemeğimizi yiyip çayımızı (ne yazık ki poşet çay) içtikten sonra Prag sokaklarında biraz rastgele dolaştık. Şimdi de otele geçtik; oda arkadaşlarımla biraz eğlendik (bu sırada küvetin musluğunu açık unuttuğumuzdan banyonun yeri su doldu) ve birazdan yatacağız. Buraya gelmeden önce beklentimin en yüksek olduğu yer sanırım Prag idi ama şu an tam tersi; Prag’a karşı kötü bir önyargım var. Yerlerin daha düzensiz olması, şehrin pek çok yerinin kötü kokması ve şehrin kaba insanları buna neden olmuş olabilir sanırım. Umarım yanılıyorumdur; yarın görüşmek üzere… Bugün Prag’ı gezebileceğimiz tek günümüz olduğundan sabah erken kalkarak başladık. Rüyamda yine erken başlıyorduk Prag gezisine ve kimsenin hâli olmadığı için hiçbir yeri gezemiyorduk da. Yine bir fırından bir şeyler alıp atıştırarak güne başladık; bir de üstüne denemeyi çok istediğim Trdelník tatlısından yedik. Şeyma abla kendininkini bitiremeyince bana verdi; onunkini de ben yedim ama az kalsın şeker komasına giriyordum. Ardından Prag’da şu an ismini hatırlayamadığım birkaç yeri gezdik ve Prag Kalesi’ne doğru çıktık; çıktık ama tansiyonumuz da çıktı sanırım. Gidip gölgede oturup uzun bir süre soluklandık. Ardından kalenin bahçesini gezerek aşağı doğru indik (çünkü içine girilecek her yer müze bileti istiyordu ve o bilet de 950 krondu, yani neredeyse 2000 TL). Arada karşılaştığımız çok tatlı bir peluşçudan (oyuncak ayıcı) yeğenlerime birer tane peluş oyuncak aldım; gerçekten çok şirin ve kalitelilerdi. Muazzam manzaranın keyfini çıkararak aşağı inerken bir kuşçu abiyle karşılaştık. Sadece bir kez bir kuşu sevmek isteyen masum Ayşe’nin her tarafını kuşlarla doldurdu. Güzel fotoğraflar çektik ama bunun karşılığında Ayşe’nin 10 avrosunu aldı. Oradan sonra akşam yemeğimizi yemek için Galata Restoran’a gittik. Türk yemeklerini, Türkçe sipariş vermeyi, arkada Türkçe şarkıların çalmasını ve en önemlisi Türk yemeklerini bu kadar kısa sürede bu kadar özleyeceğimi tahmin etmezdim. Keyifli bir akşam yemeği yiyip çaylarımızı da içtikten sonra otelimize döndük. Sonrasında topluca otele yakın bir parkta oturup Vampir-Köylü oynadık; güzel bir muhabbetin ardından tekrar otelimize geçtik ve yatmaya hazırlanıyoruz. Böylece Prag hikâyesinin de sonuna geldik. Sanırım ne yazık ki rüyamda önyargılarım da çıktı. Genel olarak ekip bugün yorgundu; kimsede ne düzgün bir enerji ne de heves vardı. Aslında Prag’ın çok renkli ve güzel sokakları vardı ama belki de çok fazla turist olduğundan, belki de başka bir sebepten “ait” hissettirmiyordu. Yarın görüşmek üzere… Bugün yolda kahvaltılıklarımızı aldıktan sonra trene geçtik ve Budapeşte’ye doğru yola koyulduk.
Budapeşte, Macaristan
Yolu dizi izleyerek ve uyuyarak geçirdim. Uzun bir yolculuğun ardından Budapeşte’ye vardık. Kalacağımız yerlere geçtik ama kapıdan içeri girme kısmı biraz çetrefilli oldu; hatta bir ara avluda mahsur bile kaldık. Ama en sonunda bir şekilde otelimize yerleştik. Sonrasında akşam yemeği için bir Lübnan restoranına gittik ama gittiğimiz restoran beş yıldızlı bir restoranmış. Restoranda keyifli bir şekilde yemeğimizi yedik, çayımızı içtik (ilk defa burada naneli çay içtim), tatlımızı yedik ve keyifli bir yürüyüşle otelimize geri döndük. Budapeşte başta en az beklentimin olduğu yerdi ama Prag’dan sonra burası için de yeniden umut yeşertti. İnşallah güzel günler geçireceğimize inanıyorum. Şu an saat gecenin 2.37’si ve ben Şeyma ablamın teşvikiyle bu günlüğü yazıyorum. Ama artık yatacağım sanırım. Yarın tekrardan görüşmek ümidiyle… Güne para değiştirmek için bir exchange dükkânının önünde başladık; içeri girdiğimde içerideki herkesin Türk olduğunu fark ettim. Önümüzdekiler Budapeşte’ye okumak için yeni gelmiş Türk öğrencilermiş. Oradan çıkınca Türk yemekleri satan bir dükkânda mercimek çorbası içerek kahvaltımızı yaptık. Sonrasında kaldığımız yerin de içinde bulunduğu eski Yahudi Mahallesi’ni gezmeye başladık. Üç tane sinagoga gittik; ikisi fahiş fiyatlar istiyordu, biri ise kapalıydı. Ardından Aziz Stephen Bazilikası’na gittik ancak orası da ücretliydi ve çok sıra vardı; oranın da sadece dışarıdan tadını çıkardıktan sonra Parlamento Binası’na doğru yürüdük (nefes kesici bir yapıydı). Oradan Can Tugay’ın da tasarımcısı olduğu Ayakkabılar Anıtı’na gittik. Sonrasında Tuna Nehri’nin kıyısından yürüyerek Váci utca’ya doğru devam ettik. Yolda bir ara banklarda oturup Beşir’in kardeşine aldığı küçük, renkli Jenga’yla oynadık. Oradan Váci utca’da çarşıda dolaştık. Dolaşırken veda kültürüne kendini adamış biriyle uzun uzadıya bir muhabbet ettik. Hakan abinin dükkânında bol porsiyon akşam yemeklerimizi yedikten sonra kilise bahçesinde beraber top oynadık. Sonrasında Zincirli Köprü’den Buda tarafına geçip geri otelimize yürüdük. Köprünün manzarası fevkaladeydi. Sokaklar ilerleyen saatlerde hâlâ canlılıklarını diri tutuyorlardı. Bazı mekânlarda Fenerbahçe–Benfica maçının izlendiğini görmek mümkündü; biz ancak ikinci yarısına yetişip izleyebildik. Söylemeyi unuttuğum çok önemli bir detay var ki bugün altı değil yedi kişiydik; Ayşe Hatun’un arkadaşı Mehmet de aramıza katıldı. Yarın görüşmek üzere… Güne, önceki günde kahvaltımızı çorba içerek yaptığımız yerde yine çorba içerek kahvaltımızı yapmak üzere buluşarak başladık. Ben katı bir şeyler yemek istediğim için bir marketten tavuklu sandviç ve bir litrelik ice tea aldım ama fazladan çorba söylediğimiz için çorba da içtim. Oradan uzun bir yürüyüşün ardından Gül Baba Türbesi’ni ziyaret ettik; türbe oldukça güzel bir şekilde restore edilmişti. Avrupa’da İslam’ın, Osmanlı’nın, Türklerin izlerini görmek oldukça hoştu. Alperen için en sevdiği romanın içinde yaşamak gibi bir deneyimmiş; onun gözünden dinlemek benim de daha çok etkilenmeme sebep oldu. Oradan yine yürüyerek Balıkçı Tabyası’na doğru giderken bir ikinci el dükkânına denk geldik; hoş bir dükkândı. Oradan sonra Şeyma ablayla yollarımızı bir süreliğine ayırdık, çünkü Şeyma ablanın çalışması gerekiyordu; o bir kafeye, bizse Balıkçı Tabyası’na geçtik. Balıkçı Tabyası’na vardığımızda gruba Mehmet de katıldı ve sayı yine eşitlendi. Balıkçı Tabyası’nın masalsı ve büyüleyici bir manzarası vardı. Oradan da Buda Kalesi’ne geçtik ama çok yorgun olduğumuz ve giriş ücretli olduğu için kaleyi sadece dışarıdan görüp manzarasının tadını çıkarıp akşam yemeğini yiyeceğimiz Hakan abinin yerine gittik. Yemekten sonra Mehmet’le Ayşe Hatun ayrıldılar; Şeyma abla yine iş için bir süreliğine yemek yediğimiz yerde kaldı, bizse markete geçtik. Markete baktıktan sonra dün top oynadığımız kilise bahçesinde toplandık ve sohbet ettik. Sonrasında Tuna Nehri’nin kıyısında biraz yürüyüp kıyıdaki kayalıklarda oturduk. Şeyma ablanın güzel sesi kulaklarımızın pasını aldıktan sonra Beşir’le ben Tuna Nehri’nden abdest aldık; unutulmaz bir deneyimdi. Sonrasında otele geçtik; benim üzerimde Türk bayraklı bir tişört vardı. Dönüş yolunda bir grubun ırkçı tavırlarına maruz kaldık ne yazık ki; benim için gergin bir an olsa da buraya bir proje kapsamında geldiğimiz ve yurt dışında olduğumuz için sessiz kaldım. Bugün gezdiğimiz son gündü. Yarın memlekette görüşmek üzere… Bugün yollarda geçen bir gündü. Sabah erkenden havaalanına giden otobüsün durağında buluştuk. Kahvaltı için atıştırmalık bir şeyler aldıktan sonra kolaylıkla havaalanına geçtik. Havaalanında bir kafede oturup aldıklarımı yedik. Epey vaktimiz vardı havaalanında ama zaman benim için hızlı geçti. Uçağa bindik sonrasında; uçak kalkarken neredeyse hepimiz uyuyakalmışız. İnmeye yakın kalktık; yolun nasıl geçtiğini bile anlamadan varmıştık. Havaalanında son kez vedalaştıktan sonra dağıldık. Çoğuyla ilk defa sadece dokuz gün öncesinde tanıştığım insanlardan ayrılmanın bu kadar zor olacağını düşünmezdim. Birbirimizi uzun zamandır tanımıyoruz belki ama gerçekten çok güzel bir ekip olduk; her biri o kadar güzel insanlardı ki. Bu kadar güzel insanlarla beraber gezmek, gezdiğimiz yerleri de güzelleştirdi. Masal gibi harika bir dokuz gün geçirdik; gerçekten unutulmaz bir deneyim oldu benim için. Bana çok şey kattığını düşünüyorum ve asla bu kadar güzel olmasını beklemiyordum. Gerçekten çok uzun bir sürenin ardından bu kadar uzun süre kafam rahattı; sanki uzaklaştıkça dertlerimden de uzaklaşmıştım. Bu güzel projede emeği geçen herkese çok teşekkür etmek istiyorum. Şu an düğünlerle sınavlarla dolu bir telaşeye doğru yoldayım. Bir gün tekrar görüşmek dileğiyle…
AYŞE HATUN DEMİRCİ
Münih, Almanya
Bugün gerçekten ilk günümüz olmasına rağmen çok eğlendim; uçaktan indiğimizde beklemediğimiz bir hava durumu olsa da hallettik bir şekilde. Yemek için helal yerler bulmamız gerekiyordu ve maalesef pek fazla bilgi edinemediğimizden dönerciye gittik; şansımıza onlar da Türktü, çok cana yakındılardı, dönerlerin tadı harikaydı bu arada. Kaldığımız yere yerleştikten sonra Marienplatz’a gittik çünkü gerçekten Münih’in kalbi orası; yaşlısından gencine herkes oraya gidiyor, İstanbul’daki İstiklal Caddesi hissini alıyorsunuz. Michael? Kilisesi’ne gittik ve orası da çok güzeldi. Genel olarak ekibimiz de harika; yani müthiş insanlar, Şeyma abla da aynı şekilde çok özel ve müthiş biri. Neyse, yarın görüşürüz. Güne otelimizin yanındaki tatlı fırında başladık; çoğu şey uygundu, orada yediğim için mutluyum. Fırından sonra meydandaki Meryem Ana Kilisesi’ne gittik ve oradaki kuleye çıktık; bu planımızda yoktu ama asla pişman değiliz, orada da çok eğlendik. 12’de kukla gösterisini izlemek istedik ve birkaç dakika bizim için tam bir “fail”di; tam o dakika orada olmak için koşturduk ama 10 dakika sonra kukla gösterisi ancak başladı, sinir bozucuydu. Neyse… BMW Müzesi’ne gittik; trenle tatlı yanlışlarımız sayesinde unutulmaz bir yolculuktu—yine müze değil, aslında yeni arabaların sergilendiği BMW Welt’ti orası. Oradan çıkıp Olympia Park’a gittik ve bir festivale denk geldik; orada da çok eğlendik ve park gerçekten muazzamdı, çok güzeldi. Parktan sonra öğle yemeği için yine aynı dönerciye gittik—bizim müdavimlik. Sonra bir markete gitmek istedik; oraya giderken de Marienplatz’da belediye binasının önünde bir piyaniste denk geldik. İsmi Luka; adamın enerjisi çok güzeldi, çaldığı şeyler inanılmazdı, müthiş bir yetenek vardı. Sonra arkadaşlarımız dans etti; meydandaki insanların saygısı çok ilgimi çekti, herkes pür dikkat adamı dinliyor, o andan zevk alıyor ve isterse alkış tutuyordu. Biz ıslıklar ve dansımızla biraz farklı bir seyircidik ama gerçekten çok unutulmazdı. Umarım Münih’teki son günümüzde de Luka orada olur ve yine benzer bir akşam yaşarız; bugünü çok sevdim. Gün son günümüzdü ve içimizde daha gitmeden burayı özleyeceğimiz hissiyle etrafı gezdik; Asamkirche Kilisesi’ne sabah gittik, hayatımda gördüğüm en ihtişamlı ve şatafatlı kiliseydi, çok estetikti, bayıldım. Daha sonra English Park’a gittik ve sarayın bahçesinde çimlerde oturup sohbet ettik; çok eğlendik, orayı da mutlu geçirdik. Ama öncesinde arkadaşlarımız tapınakta abdest aldılar ve bahçede namazlarını kıldılar; namazlarını güzel bir yerde eda ettiklerini görmek hoş bir histi. Neyse, son kez favori dönercimizi yemenin üzüntüsünü bayağı yaşadık; sonra kahve içtik, daha “chill” bir gündü. Eminim ki gezimiz boyunca Münih’in ikinci gününü özleyeceğiz.
Prag, Çekya
Prag’da ilk günümüzdü; çoğu vaktimiz zaten trende geçti, akşama doğru otele vardık. Kandırılmışız bu arada; oda çok küçük, üçüncü yatak çok sert, belim ağrıdı, ağlayacağım. Neyse… Küvet çok sinir bozucu derecede tehlikeliydi. Gölün karşısına geçip buranın klasik kurabiyesinden aldım; beklentimin altındaydı, garip heykelleri var. Akşam olduğu için çok bir yer gezemedik; yorulduk, otele geçtik. Sabahın köründe kalktık ve çok zordu; aç olduğumuz için klasik bir simit aldık, tadı çok güzel değildi. Prag’ın ünlü tatlısını simitten hemen sonra yedik; sıkıntıydı. Sadece tatlı olduğu için bir anda şekerimiz yükseldi ve gezdiğimiz hiçbir şeyi anlamadık; çünkü yükselen şekerimiz yine bir anda düştü, eğlenmedik pek. Yerleştirme sonuçlarımız açıklandı bu arada; sabah biraz sisteme girmeye çalışmıştık, geç çıktı—yazmadan geçmeyeyim dedim.
Budapeşte, Macaristan
Bugün yolda kahvaltılıklarımızı aldıktan sonra trene geçtik ve Budapeşte’ye doğru yola koyulduk; tren yolculuğu fena uzun sürdü, çoğunda uyuduk; fena değildi ama otele geçerken çok sorun yaşadık. Çok yorgunduk ve odamıza giremedik, gerçekten anahtarı bulamadık; biraz uzun sürdü, sonra sonunda girdik; hazırlanıp Lübnan restoranına gittik—yine Türk yemeği yedim, pişman değilim. Naneli çay içtik ve bir çay gurmesi olarak çok beğenmedim. Tuna Nehri yanında yürüdük, türküsünü söyledik; ekibi çok seviyorum, harika insanlar. Vlog çekmeye çalışırken herkes dikkatini verdi; şakaydı, türkü söylemeye devam ettiler. Otele giderken artık suya para vermemeye karar verdik; su içmek için özel çeşmeler var, onlardan içtik—harikaydı, gerçekten bunca zaman boşa para vermişiz. Sabahın köründe kalkacaktık ama birazcık geç kalmış olabiliriz; paramızı dönüştürürken yine güne Türk yemeğiyle başlayalım dedik, mercimek çorbası içtik—güzeldi; limonları ama kalındı, sıkamadım, sinirlendim. Ekmekleri sıcaktı; burada ekmeğe ekstra para veriyormuşuz bu arada. Geldiğimiz şehirlerde sürekli kilise gezdik (tarihi olduklarından), bu sefer de sinagoga bakalım dedik; iki tanesi giriş için çok pahalıydı, ücretsiz olan bir tanesi vardı ve o da kapalıydı. Sonra Türkiye’deki arkadaşımla orada buluştuk—İstanbul’da buluşmayıp! O da ekibimize dâhil oldu; top aldık ve tarihi bir kilisenin önünde çimlerde top oynadık, gerçekten çok eğlendik; asla unutamayacağım bir gündü. Buradaki son günümüz olduğunu hissettik; çok fena ağlayasım geliyordu sürekli. Buda tarafına geçtik ve çok fazla—hani çok çok fazla—merdiven çıktık; buradan Tuğrul ve Beşir’e çok selamlar, bu zorlu yol için onlara teşekkürlerimi tekrar iletiyorum. Ama manzara güzeldi. Gül Baba Türbesi’ne gittik; orası da tepedeydi, ayaklarım ağrıdı ama oradaki güller gerçekten çok güzel kokuyordu. Oradan yürürken ikinci elci gördük; içinde bayağı vakit geçirdik, Alperen kendine eğlenceli bir gömlek aldı—unutulmazdı. Sonra Tuna kıyısında yine yürüdük; köprüyü geçerken bir tık korktum. Son günümüzdü ve gece uyurken ağladım, ayrılacağız diye. Sabahın köründe 1’deki uçağımız için kalktık; canım Şeyma ablam bütün olasılıkları düşünmüştü. Yemeğimizi marketten sandviç ve meyve suyuyla geçiştirdik; havaalanına giderken otobüse bindik, hızlı gittik. Havaalanında herkes biraz buruktu; öyle hissettim. Uçak çok korkunçtu; hayatımda hiç uçaktan korkmadım ama pilot yamuk kalktı, yemin ederim. Neyse, uyuyamadım korkudan. İndiğimizde de hüzünlü hüzünlü ayrıldık yavaş yavaş ama bu bizim ekibimiz için son olmayacak. Beşir’in YKS’si geçtikten sonra Karadeniz turu yapmak için sözleştik; inşallah gerçekleştirebiliriz. Herkesi çok sevdim; hepimizin yolu açık olsun.
MEHMET BEŞİR UĞUR
Münih, Almanya
Projenin ilk günü ve benim de yurt dışında geçirdiğim ilk gündü; uzun bir koşuşturmacanın ardından Münih’e geldik, otele yerleşip yemek için dışarı çıktık ve yaklaşık dört saat gezindik: Aziz Michael Kilisesi, çeşitli tarihi binalar derken yemeğimizi adını tam hatırlamadığım “Ali’nin yeri” gibi bir yerde Alman döneri yiyerek ifa ettik; sonra biraz daha dolaşıp otele döndük—planda balkonda kahve içip sohbet etmek vardı ama yorgunluktan sızıp kaldık. Ertesi gün tatilin en güzel günüydü; sabah fırında çikolatalı kruvasan yedim, Marienplatz’daki kukla gösterisine yetişmeye çalıştık, oradan Meryem Ana Katedrali’ne geçtik—büyüleyici bir atmosferi vardı—ekip katedrali gezerken Tuğrul’la Cuma namazımızı eda ettik, ardından katedralin 98 metrelik kulesine çıktık (Galata Kulesi’ni andırıyordu). BMW Müzesi’ne gitmek için metroya bindik ama yanlış hatta olduğumuz için 20 dakikalık yol bir saate uzadı; müzede güzel arabalar ve motorlar gördükten sonra Olympiapark’a geçtik—parkta festival vardı, çark çevirip küçük hediyeler aldık, sonra yine Ali’nin mekânında Alman döneri yedik. Meydanda piyano çalan LUKA VCN’e rastladık; çok güzel çalıyordu, tüm ekibi büyüledi; Tuğrul ve Alperen’le kalabalığın arasından geçip yanına gidip dans ettik; gösteri bitince otele döndük ve gece 2’ye kadar “zift gibi kahve içme cezalı Hadi Lan Oradan” oyununu oynadık. Üçüncü ve Münih’teki son günümüzde sabah fırından tuzlu bir sandviç aldım (aşırı tuzluydu, yiyemedim), Asamkirche’ye gittik (şimdiye kadar gördüğüm en güzel kiliseydi), ardından Rezidence Museum’a geçtik (bana Dolmabahçe Sarayı’nı anımsattı; Bavyera krallarının heykelleri ve çok sayıda sanat eseri vardı), sonrasında parka oturduk; Tuğrul’la halka açık bir tapınağın musluğundan abdest alma anımız oldu, parkta ekiple “Doğruluk mu, Cesaret mi?” oynadık, akşam yine Ali’nin mekânında yedik; bir buçuk saatlik serbest zamanda Tuğrul’la sohbet ettik, sonra ekiple buluşup yaklaşık bir saat tabu oynadık ve otele dönerek günü bitirdik.
Prag, Çekya
Münih’ten ayrılıp altı saatlik tren yolculuğuyla Prag’a vardık; otele yerleşip iki saat dinlendikten sonra ekiple akşam yemeği ve kısa şehir keşfi için dışarı çıktık; güzel bir restoranda hamsi porsiyon yedim, çay içtikten sonra şehri gezdik (Charles Köprüsü, meydan, Astronomik Saat), otele dönüp dinlendik. Ertesi gün hızlıca hazırlanıp fırın arayışıyla başladık; yaklaşık on beş dakikalık yürüyüşle fırına ulaşıp bagel (Çeklerin simidi) yedik, sonra Çeklerin ulusal tatlısı olarak “Soba Tatlısı” diye andığım tatlıyı denedik; ulusal kütüphaneyi kolaçan ettikten sonra Týn Katedrali’ne yöneldik fakat konser sebebiyle içeri giremedik; Astronomik Saat’in önünden geçip Prag Kalesi’ne çıktık—yorgunluktan bayılacak gibi olsak da meydana ulaşıp soluklandık, kaleyi gezdikten sonra Wallenstein Bahçesi’ne geçtik (hayatımda gördüğüm en büyük Japon balıklarını burada gördüm); ardından Galata Restoran’da akşam yemeği yedik (özellikle mercimek çorbası çok güzeldi), Taksim’i andıran bir meydanda dolaşıp oyuncakçılardan kardeşlerime hediyeler aldım, otele dönerek Prag’daki son günümüzü kapattık.
Budapeşte, Macaristan
Budapeşte için sabah erkenden fırına uğrayıp tren istasyonuna geçtik, yaklaşık yedi saat süren bir yolculukla şehre vardık; otele yerleşip dinlendikten sonra ekiple çok acıkmış hâlde bir Lübnan restoranında yemek yedik, çay eşliğinde sohbet ettik; ben bir süre Tuna Nehri kıyısında temiz hava alıp ekibe geri katıldım, kısa bir yürüyüşün ardından otele döndük. Ertesi gün döviz bürosunda para değiştirip çorba içerek kahvaltı yaptık; şehrin üç sinagogunu dışarıdan gördük, Aziz Stefan Bazilikası’na uğrayıp dışarıda fotoğraflar çektik, ardından şehrin bana göre en görkemli yapısı Parlamento Binası’na geçtik; Can Togay’ın yaptığı Demir Ayakkabılar Anıtı’nı ziyaret ettik; Váci utca’da alışveriş yapıp Hakan abinin restoranında akşam yemeği yedik; bir kilise önündeki parkta voleybol ve futbol oynadık, köprüde fotoğraflar çekip otele döndük. Üçüncü günde kahvaltıda yine çorba içtik; Gül Baba Türbesi’ne yaklaşık 55 dakikalık yürüyüşle ulaştık, bir saat kadar kaldıktan sonra Balıkçı Tabyası’na geçtik (Parlamento ile yarışacak güzellikte; şehri ayaklarının altında hissettiren bir manzarası var), Mathias Kilisesi’ni gördük, Buda Kalesi’ne yürüyüp biraz fotoğraf çekindikten sonra yorgunluktan içini gezmeden ayrıldık; Alperen gulyás yerken biz Hakan abinin yerine gidip klasik menümüzü yedik; marketten birkaç çikolata aldım; parkta oturup sohbet ettikten sonra Tuna kıyısında yürüyüş yapıp kıyıda oturduk, herkes sırayla şarkı söyledi; Tuğrul’la birlikte anlık bir hevesle Tuna Nehri’nden abdest aldık—unutamayacağım bir andı; otele dönüp bu güzel günü noktaladık. Son gün evime dönmek için sabah erkenden yola çıktık; marketten kahvaltılık aldıktan sonra otobüsle havaalanına geçip bir süre oyalandık; uçağa binip yaklaşık iki saatlik uçuşla Sabiha Gökçen’e indik; benim trenim olduğu için ekiple hızlıca vedalaşıp ayrıldım; bu gezi ilk yurt dışı deneyimimdi ve damakta tat bırakan güzellikteydi, vizyonumu genişletti, Avrupa’daki yaşamı görme şansı verdi ve en önemlisi birbirinden güzel beş insanla tanışmama vesile oldu.
RUFEYDE İLKAYA
Münih, Almanya
Münih’te balkonda kahve esprileriyle başlayan heyecanımı havalimanında ekiple buluşunca daha da hissettim; pasaport kontrolü beklediğimden farklı ve hızlıydı, uçak yolculuğu kısa geçti, koltuğum cam kenarıydı; Münih Havalimanı’nda çok sorgulanır mıyız diye gerilsek de rahat geçtik, ilk pasaport damgamı aldım; metro sistemi tamamen güvene dayalıydı, bilet sorulmadı; eve yerleşip dışarı çıktık, her şey çok farklı hissettirdi, yaşadığım gençlikle Alman gençliğinin farklılığı dikkatimi çekti; akşam yemeğinde “Alman döneri” yedik, lezzetliydi ama döner gibi değildi; Marienplatz akşamları çok güzeldi, sokak sanatçılarına denk geldik, birine 1 TL bahşiş attım; ertesi gün 11’de çıktık, tatlı bir kafede kahvaltı yapıp brezel denedim ve İstanbul simidini ne kadar özlediğimi fark ettim; Yeni Belediye Binası’ndaki kukla gösterisine koştuk, kalabalıktı ve beş dakika gecikmeli başladı; Meryem Ana Kilisesi’ne geçtik, Cuma vakti gelince arkadaşlar camiye gitti, beklerken ilk yurtdışı magnetimi aldım; BMW Welt’e giderken küçük kaybolmalar yaşadık, müzeye girmedik ama Mini Cooper’ları gördük; Olympia Park’ta Summerfest’e denk geldik, fotoğraflar çekilip sohbet ettik, sonra “bizim mekân” olan dönercinin yanındaki merdivenlerde yedik; meydana dönerken çellistleri dinledik ve günün en unutulmaz anı olan piyanist Luka’yı izledik; dönüşte saz çalıp türkü söyleyen bir Türk amcaya rastladık; üçüncü gün kahvaltı ve kısa market turunun ardından görmeyi çok istediğim Asamkirche’ye gidip etkilendim, Rezidenz Sarayı öncesi Sirkeci’deki Şekerciler havası veren bir dükkânda Şeyma abla çikolatalı yemiş ısmarladı; saraya 9 avro verip çantaları bıraktık, girişteki deniz kabuğu temalı yapı güzeldi; Englischer Garten’da iki arkadaş Diana Tapınağı’ndan akan suyla abdest aldı; acıkınca yine “bizim dönerciye” gittik, küçük alışveriş ve kahvenin ardından tabu oynayıp İstiklal Marşı ile günü kapattık.
Prag, Çekya
Prag’a giden tren yolculuğum ilk uzun deneyimimdi, beklediğimden güzel geçti; sonlara doğru Praglı Paul ile tanışıp tavsiyeler aldık; şehre varıp valiz tekerlerinin sesi eşliğinde otele yürüdük, hazırlanıp hem yemek hem keşif için çıktık; dünyanın en dar sokağı, Astronomik Saat gibi yerleri gördük, hoş olmayan bir heykele de rastladım; ertesi gün sabahtan akşama kadar gezecek şekilde plan yapıp soğan kokulu bagel aldık, hemen ardından Trdelník denedik ama kötü kombinasyon olduğunu geç fark ettik; fotoğraflar, alışveriş ve dinlenmelerle Prag Kalesi’ne vardık, manzara güzeldi; inerken parkta dinlendik, yemeği Türk restoranında yedik; otele dönüp bir saat sonra oyun için sözleşip oyun–sohbet–kahkaha derken valiz hazırlayıp yattık.
Budapeşte, Macaristan
Sabah Arnavut kaldırımlarında valiz tekerlerinin bıraktığı seslerle fırından bagelleri alıp istasyona geçtik; trenin ilk saatleri sıkıcıydı, koltuklar boşaldıkça yalnız kalıp düşüncelere daldım; Budapeşte’ye inince şehri çok seveceğimi anladım, tatlı bir havası vardı; odaya girmek zor oldu ama girdik, akşam Lübnan mutfağına gittik, puanı 4,8’di ve fiyatları da yüksekti; Tuna Nehri’nin yanından geçerken marş söyledik, otele dönerken sokaklarda kaybolduk; ertesi sabah çorbayla kahvaltı yapıp Peşte tarafını gezdik, bütçe ve giriş ücretleri yüzünden yapıların içini gezmeyip dışarıdan baktık; Parlamento, Demir Ayakkabılar derken sıcakta yorulduk, gölgede sohbet ve oyun oynadık; yerel marketten ilginç içecekler alıp susuzluğu giderdik, alışveriş caddesinde kendini bir kültüre ait gördüğünü söyleyen, dışarıdan Budist gibi görünen biriyle sohbet ettik ve sabahki etkinliğe davet edildik; akşam Türk esnaf lokantasında yiyip kilise önündeki çimde top oynadık; hava kararınca Zincirli Köprü’den yürüyüp marş söyledik, otele dönüp yorgunluktan bayıldık; son gün öncesi içime hüzün çöktü, Buda tarafındaki önemli yerleri gezmek için geç başladık: Gül Baba Türbesi’nde bizden bir şeyler görmek çok iyi geldi, ardından Balıkçı Tabyası ve Buda Kalesi’ne uzanan uzun merdivenler yordu; yine de anın tadını çıkarmaya çalıştım; yemeği aynı mekânda yiyip küçük market molası verdik, dün top oynadığımız parkta buluştuk; günün en inanılmaz anı Beşir ve Tuğrul’un Tuna Nehri’nde abdest almasıydı, o âna tanık olduğum için kendimi şanslı hissettim; ertesi sabah son kontrollerle odadan çıkıp havaalanı otobüsüyle gittik, duty free gezip uçağa bindik; güzel ve biraz hüzünlü bir yolculuğun ardından İstanbul’a vardık; dokuz gün birlikte harika vakit geçirdiğim insanlardan ayrılmak kolay olmadı, hepsini şimdiden özledim, iyi ki tanımışım—başka maceralarda görüşmek üzere.



